BAZEN gazeteci arkadaşlarımız bizim meslekle ilgili bir şeyler karalar…
Yalnızlıklarından bahseder…
Sosyalliğin içinde asosyalleşmekten…
Vakitsizliklerden, vesaire…
Ahmet Tükenmez perşembe günü, “Bu ülkeyi yöneten, söz sahibi olan insanlarla öğle yemeği yedikten sonra mesela, gazeteye dolmuşla geri dönebiliyoruz” demiş…
Etkiledi bu cümle beni…
Düşünün…
Aynı saat içinde, kentin valisine çeşitli konularda fikirlerinizi sunmak, daha sonra da nefes bile almakta güçlük çektiğiniz bir arabada evinize gitmek…
Tuhaftır…
Büyük bir çelişkidir…
***
Gazetecilik öyle bir meslektir ki…
Tıpkı denizin içinde çölü; çölün içinde denizi yaşamak gibidir…
Yazarlıktaki ilk günüm aklıma geldi…
O zamanlar geceleri radyoda gitarımla şarkı söylerken, benden önceki programcı arkadaşım yazımı okumuştu…
5 buçuk yıl önceydi…
Hazların en büyüğünü yaşamıştım…
O günden beri her yazıyı büyük bir heyecanla yazdım…
Yazmak kanıma girince, kopamadım…
Vazgeçebileceğim en son şey oldu…
***
Yine ilk günlerimdi muhabirlikteki…
Geceleri İzmit’in içkili mekanlarına gidip, sevgilileriyle eğlenen erkeklerin fotoğraflarını çekerdim…
Berbatı…
Çok sıkıcıydı…
Bir defasında fotoğraf çekerken bir kadın, “Siz Mevlüt Soysal’sınız değil mi?” diye sordu…
- Evet, dedim…
- Ben sizin dinleyicisiniz, dedi…
- Peki, dedim biraz mahcup; sevgilisiyle fotoğrafını çekip çıktım…
O gecenin sabahında ise bir milletvekiliyle sohbet ediyordum…
İşte böyle garip bir iştir bu…
***
Bazıları öyle güçlü görür ki bizi…
Sen yazarsan olur, derler…
Yani, kimilerinin gözünde, siyasi partilerin başkanlarını dahi belirleme gücüne sahip kişilerizdir…
Ki, bunu yapanlarda vardır…
Ama Ahmet’in de dediği gibi:
- Bu ülkeyi yöneten, söz sahibi olan insanlarla öğle yemeği yedikten sonra mesela, gazeteye dolmuşla geri dönebiliyoruz…
***
Tıpkı denizin içinde çölü; çölün içinde denizi yaşamak gibidir, gazetecilik…
Beklide bu yüzden güzeldir…
Bir alışkanlık, bir bağımlılık, bir yaşam şeklidir…
……………………………
Kırmızı…
- SEN yat, ben biraz okuyacağım, der…
- Sen oku, ben biraz düşüneceğim, derim;
Tıpkı Yılmaz Erdoğan’ın o şiirindeki gibi…
Mumlar, onun kitabını aydınlatır…
“Kırmızı” bir ay, benim düşlerimi…
Sessizlik; git gide kalabalıklaşan, korna, topuk ve demir sesleriyle yorulan bir şehir gibi olur…
Sessizlik; benim “My Way”i söylemeye yeltenmem gibi çirkin olur…
Sessizlik; üçüncü sınıf bir rock bardan farksız olur…
***
- Sen yat, ben biraz okuyacağım, der…
- Sen oku, ben biraz düşüneceğim, derim;
Ayın “kırmızılığı” vurur…
Yüzüme…
……………………………..
Romantik…
“KANATLARI var, ama uçamıyorlar…
Sen, uçabilen kuşlardan mısın?
Aslında burada otobüs bekleyecek birine benzemiyorsun…
Araban var mı?
Kanatlı bir araba mı istiyorsun?” der, Ömer Yasemin’e…
Yasemin susar…
Çünkü Yasemin konuşamaz…
“Romantik” filminin en sevdiğim sahnesidir…
İzlemeyenler varsa, tavsiye ederim…