KÖRFEZ ilçe iki gündür, Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün'ün Körfez'deki bir programı sırasında viyadüğün kaldırılıp, kaldırılmayacağı noktasındaki sözlerini konuşuyor. Yani o umutsuz konuşmayı.
İnsanların beklentilerini bir anda bitiren konuşmayı.
Daha sonrasında ise Sayın Ergün, projenin yapılmasını çok isteyen ve birçok girişimde bulunan Körfez Belediye Başkanı Yunus Pehlivan'ı ziyaret etti. Hem de Valisi, Büyükşehir Belediye Başkanı ve AK Parti İl Başkanı ile birlikte.
Bu ziyaretten benim çıkardığım bir sonuç var. Bakan Nihat Ergün, projenin yapılması için hemen herkesle temasa geçen ve bu doğrultuda kendisine de verilen umut neticesinde ilçe halkına söz veren Sayın Pehlivan'ın gönlünü almak istedi. Yani Sayın Ergün, “Viyadükü yıkamadık ama, sen bizim canımızsın” mesajı veriyor. Ancak böylesine önemli bir projenin de yapımının neredeyse imkansız olduğunu ima etmesine rağmen...
Neyse, Körfez ilçede yapılması gereken daha çok iş var. Tamam bir viyadük işi çözülemedi, ancak yetkililerin diğer sorunlara yönelmelerini beklemek ve çözümü sağlamalarını istemek de Körfezlilerin hakkı. İlçenin ihtiyacı olan konular belli. Yani tespit edilmiş, hatta rakip siyasi parti temsilcilerinin de sürekli gündeme getirdiği problemler bakalım çözülecek mi?
Sayın Nihat Ergün'ün, “Bana iletilen sorunların çözümü için gerekli desteği vereceğim” sözünden sonra normal şartlarda ilçenin hiçbir probleminin kalmaması gerekiyor. Yani en azından normal olanı bu.
Ancak bizim ülkemizde anormal o kadar çok söz ve icraat var ki...
---------- ----------
Savcı olayı başka hem de çok başka
SON zamanlarda savcının birinin tutuklanması hikayesi gündemi belirledi. Kaç gündür millet bu haberle yatıp, kalkmaya başladı. Olay borsayı etkiledi. Endeks düştü. Millet işini gücünü bıraktı bu olayı takip etmeye başladı. Tüm televizyonlarda haber kanalları açık. Herkes yeni bir şey bekliyor. İktidar, muhalefet, yargı mensupları birbirine karşı atıp, tutuyor.
Bu olayın zamanlaması çok ilginç. Hele genel seçim sürecine girildiği, zamanın artık yavaş yavaş darlaştığı bir dönemde gündeme gelen bu konu hakkında ben tek bir sebep düşünebiliyorum.
AK Parti yine seçim yatırımı yapıyor. İşin merkezinde yine dini değerler var.Bana sorarsanız. AK Parti buna mecbur kaldı. Zira 2007'de, “Bakın eşi başörtülü olduğu için bu adamı -Abdullah Gül- cumhurbaşkanı seçmediler” deyip, tasavvuf ehli insanların desteğini alan AK Parti'nın aklı bu kez yumurta kapıya dayanınca geldi. 2007 seçimlerinden sonra ortaya daha net bir şekilde çıkan, AK Parti ve Türkiye üzerindeki Fethullah Gülen hareketinin etkisini gören ve bilen başta Nakşi olmak olmak üzere tasavvuf grupları, doğal olarak tepki gösterdi.
Yani bir yerde, “Bu ülkede sadece o cemaat-hareket yok. Biz de varız. Haklarımız var. Bizi boşveremezsiniz, bizi hor göremezsiniz” demek istedi.
Üstüne bir de Tayyip Erdoğan batıya yüzünü daha çok dönmeye başlayınca ipler neredeyse kopma noktasına geldi. Ve bu oy potansiyeli, kendilerine yeni adres olarak doğal olarak Saadet Partisi'ni gördü. Bu partiye oylarını vermek istedikleri bilinirken ortaya çıkan bu olay, bana bir parça gönül alma hamlesi gibi geldi.
Yani 2007 yılında cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında yapılan duygu sömürüsü bu kez sahip çıkma metodu ile tutar mı bilinmez. Ancak yaşanan bu kadar olayda sıkıntıları aşmak AK Parti açısından çok zor olacağı kesindir.
Tasavvuf ehli grupların tepkilerine ben bir yere kadar hak veriyorum. Ülkede farklı din gruplarına gereğinden fazla misyonerlik yapabilmeleri için tolerans gösterilirken, “Heybeliada Ruhban Okulu açılmalı” sözleri eski milli görüşçülerin dillerinden düşmezken, inandıkları gibi yaşamak isteyen insanlara da gerekli hoşgörü gösterilmeli diye düşünüyorum.
Devlet inandığı gibi yaşayanlarla değil, dinsel sömürü politikasını uygulayanlara ve bu uygulamalar sayesinde para, şan, şöhret ve makam-koltuk kazanan isimlerle mücadele etmeli. Yani din istismarcıları ile. Yoksa bir grup cuma geceleri bir yerde toplanıp zikir edecek diye devletin tüm tankı, topu, tüfeği, hukuku bu yöne çevrilmemeli.